POSTParasız 22 Günlük Gezi Macerası

Son Ekonomik kirizden sonraki 4 ay ise parasızlık nedeniyle hücre hapsindeydik; ama bu "deli gönül" dur-otur'dan anlar mı? Sonunda gözü kızdırıp yeniden çıktık demir dostlarımızın üzerine ama bu kez cep iyice delik, cüzdan ise per-perişanzade idi!

İlkin, Selimpaşa TIR parkına kurduk çadırı. "Domates ekmek-hazır yemeği" yerken, sağanak altında yıkanan otoyola bakıp bu parasızlıkla nasıl "gideceğimizi" düşünüyordum. Akşam gazetesinden bir ekibin gelip bizimle söyleşi yaptığını gören Shell istasyon yöneticisi sanırım "bunlar önemli adamlar" diye düşünerek bizi üç gün misafir etti.

Sonra yola çıktık ve Abdurrahim köyünün Petrol ofisine çadır attık. Faramarz ateşlendiği için durmak zorunda kalmıştık. Dağ başında bir benzinci... Minicik! İçinde sadece bir görevli çalışmakta. Can bir adam. Bana tepside kendi için pişirdiği yemekten getirdi. Utanarak... Ne de olsa benim pişirdiklerimi yememiş! Bende çadırda, yanımda uyuyan Faramarz'ın düzenli soluk alışlarını dinlerken çevreyi seyrettim. Ayçiçeği tarlasının üzerinden ay doğuyordu. Birkaç gün sonra orada olduğumuzu öğrenen motorcuların akını başladı! Elleri kolları dolu gelmişler. Ağızlarında "siz bizim yapamadıklarımızı yapansınız" cümleleri, gözlerinde dostluk parıltısı, ellerinde peynirler, meyvalar, içkiler...

Sonra Enez; ardından bir tali yolun kenarında toprağa oturmuş bira içerken bir roman aile bizi çadır attıkları yere davet etti. Vakıflar köyüne Belediye tüm köyü yıkmış, elektriği kesmiş, ama alem "gıcır". Bizi misafir ettiler, dans, müzik, içki... Onların değimi ile "ay aydınlığında"... Sabahları kızarmış balık, akşamları kızarmış soğan! Bir yandan canavar sivrisinekleri kovucu olarak ise yakılan ateşe kürek kürek tezek atarken, diğer yandan tüm aile "oynuyorlar", ama ne oynama...

Bir hafta sonra yeniden yol, Adilhan köyü... bu kez çadırımız Koruköy Petrol ofisinde. Önümüzde otoyol, yanımızda motosikletlerimiz, elimizde içkiler... bu geceki müziğimiz sevgili TIR'ların homurtusu; o doyumsuz araç akışı hışırtısı...

Ardından bir dosta rastlayış ve bizi mokampına davet edişi. Bu kez çadır kumsalda. O gece çılgınlar gibi eğlendik ve misafirlerle "deli deli" dans ettik. Gülmekten kırıldık. Mokamp sahibi dost (önümüze içkimizi bile koyan), eski devrimci, 3 kez girdi-çıktı dam'a! Bizim çılgınlığımıza biraz bozuldu. Onun aklı tartışmakta. Ertesi gece onun gönlünü hoş etmek için "ne olacak bu memleketin hali?" geyiği ile geçiyordu az kalsın... ama ruhumuz çoşmuş bir kez, akıl enerjisi ile kirlenir mi? Baş kaldırdı tabii ve iş yine danstan açıldı. Sonunda devrimci dostumuz da dile geldi ve soluk kesici bir zeybek oynadı.

Sabah gazetesi tarafınden Selimpaşa'da yapılan röportajımız gazetede yayınlandı. Biz sahilde oturmuş şarap içerken bir adam gözünü dikmiş olarak dimdik yanımıza yaklaşmaya başlayınca yine: "ayıp değil mi, burda içmek?"leyecek sandık. Oysa "sizi gazetede gördük yemeğe çağırıyoruz" demez mi? Yine içki koydular sofraya; üstelik kendileri pek içmedikleri halde! Faran 2/3 şişe büyük rakıyı götürdü. Menüde ise uskumru! Hepsi bu kadar da değil: Bu aile Türk sanat müziğine meraklıymış. Hepsi söylüyor. Itriden giriyor, bilmemne efendiden çıkıyorlar. O gün de öyle geçti.

Sonra Lapseki. arkadaşımız Ayda'nın evi. Gece -Faran'ın arzusu üzerine- tavuk, pilav içki. Ertesi günlerde istediğimiz yemekleri kendimiz sabahtan yazıyoruz.

Lapseki'ye gelişimizin 5. gününde sahilde otururken bir delikanlı yaklaşarak bizi evlerine kahvaltıya çağırdı. Gittiğimiz yerlerde dikkat çektiğimiz için çok insan bizimle dostluk etmeyi ayrıcalık sayıyor. Cici, tertemiz bir evleri vardı. Dost insanlar... Gözümüzün içine bakıyorlar. Baba, CHP teşkilatındanmış.

Oradan Bozcaada hastahanesi hekimi ve motorcu arkadaşımızı görmek için rota yine değişti. Orada onun davetlisi olmakla kalmadık, birde Ataol şaraplarının davetlisi olduk! Şarabı damacana ile içiriyorlar. Ahmet (doktor) gitar çalıyor, sevgilisi ise bağlama. Geceleri Ahmet, İspanyol Meyhanesi'nden başladı; Semra, Çarşamba'yı Sel Aldı'da bitirdi.

Sonunda rotamızı buluyor ve Kabatepe'ye çadır atıyoruz (Gelibolu). Orada da bir dost var: Alemci Cevdet. Meyhane sahibi. Bizim için mezeleri elleri ile yapıyor ve rakıdan para almıyor. Fi tarihinde Motosiklet Dünyası dergisinde ondan söz etmişiz, unutamamış. 2. gidişimizde ise deli gibi ısrarımız sonunda 2 kişilik sofradan bir poşet cips parası alıyor.

Bir süre sonra sonra Hayrabolu'lu tatlıcı Sami arıyor. Motorcu o da. Bu kez onun davetlisi olarak Gölet'e gidiyoruz. Çevre motorcuları etrafımızı sarıyor ve köfteden, bıldırcından ve tavuktan bir dağ dayıyorlar önümüze.

Yine yolda Faramarz'ın bir öğrencisi yolumuzu kesiyor motoru ile, evine davet ediyor. Tertemiz, hafta sonu motorcularından. Evleri pırıl pırıl, sıcacık. 1 aydan fazladır yerde yatma sonrası sırtım bir yatak görünce saat 9'da uyuyuveriyorum. Birkaç gün sonra ise komşuları bizi davet ediyor. Neden ise öyle hoş ki.

Son olarak da Çatalca TIR parkında kalıyoruz. Bu kez de kamyoncular meyva getiriyorlar ayağımıza. Kendiliklerinden. Geceleri "çember yaptıkları" kamyonlarının arasında oturup Müslüm baba eşliğinde karpuz-rakı ekmek sefası.

Bazen düşünüyorum: "Neden bu ilgi?" diye. Çok mu meşhuruz? Çok mu zavallı duruyoruz? Karşımıza hep iyi insanlar çıkacak kadar şanslı mıyız? Yoksa fazla plan program yapmadan, "başını alıp gitme" yürekliliğin varsa biri/birşey seni hep gözetiyor mu? Kendini asla deşifre etmeyen bir yol tanrısı mı bu? Yoksa eski bir gezginin/motorcunun/serserinin ruhu mu? Belki de "sınırsız"ları koruyan bir melek? Bilemiyorum. Pek fazla da kafa yormuyorum zaten. Birşeyin var olduğunu bilmek rahatlatıyor, onun ne olduğunu araştırmak değil...