|
Arap atlar yakın eder ırağı, yüce dağlar aşan yollar bizimdir;
Hakkımızda devlet etmiş fermanı, ferman padişahın dağlar bizimdir...
Biz de bayramın 1. günü, tüm el öpme/öptürme fermanlarına -her zamanki gibi- başkaldırarak, Motosiklet Dünyası dergisinin Ocak sayısı için dergi sponsorluğunda yolla çıkıp, motorlarımızın burnunu Aydos’a çevirdik. Eski çağlarda eşkıyaların çıktığı, gizli inlere mekan kurduğu o yüce dağa...
Sabah uyandığımızda karın ufaktan atıştırmaya başladığını gördük, ama hiç de aldırmadık. Alıştık artık soğuğa... Hem de üzerimizdeki "köpeklere ziyafet" kıyafetlere karşın...
Eh, insan üniversite okuduktan sonra, "ben sisteme baş eğmem, üst otoritelere boyun eğmem" havası okursa, böyle kar günü "dımdızlak" motora binmek zorunda kalır! Her zamanki giysimden fazla olarak sadece dizlerimde, derilerden keserek yaptığım uydurma dizlikler vardı. İnsan blue-jean’in aslında ipekliden dokunduğunu kışları motor sürerken çözüyor.
O yılan dili gibi soğuk içeri sızacak öyle delikler buluyor ki, yeteneğine şaşıyorsunuz! Faramarz’a söylenmeye koyuldum: "Sponsorlar sağolsun. Keşke özgür kızları TV seyircisi kadar sevselerdi. İşte gezginliğin sonu. Halimiz her bir motorcuya örnek olsun da, öyle motorcu gezginlik, yarışçılık dışı motor sporculuğu, yok efendim dikkat çekici projelerle motorculuğu tanıtmak filan gibi saçma sapan işlerle uğraşmasınlar. Efendi efendi rantiyecilik, mankenlik, popçuluk, gibi meslekleri seçsinler."
Komutan kaşlarını çattı ve "Sen sadece ödediğin bedelleri görüyorsun" dedi; "sahip olduklarının farkında değilsin... Bedel ödeyemeyen ise ayrıcalığa sahip olamaz... Her motorcu bilir bunu". Suratımı asarak: "Donma ayrıcalığı" dedim ve dışarı çıktım.
Otoparka indiğimizde havanın güzelliği ile yüzleştik... Yani havanın derimizi kesen güzel usturaları ile. Ama deli gönül... Maceracılık, bağımsızlık girmiş kanına bir kere, laf dinler mi? Demir atlarımız ise bizim kadar çatlak olmadıkları için Faramarz’a karşı gelmeyi göze alarak çalışmadılar. Onları ancak bayır aşağı ittikten sonra yola çıkmaya ikna edebildik.
E5’de, karşıdan yağan kar canımı sıkmaya başladı; öyle bir açıdan düşüyordu ki, kaskın camını açsan gözünü açamıyorsun, gözünü açmak için kaskın camını açsan tipiden önünü göremiyorsun. Kartal sapağından Yakacık’a döndüğümüz zaman hava -hiç abartmasız- 2/3 derece soğudu, kollarım ve reflekslerim öyle bir uyuştu ki, motorum sanki 50 kg. daha ağırlaşmış, yeteneğim ise 4 yıl önceki haline dönüşmüştü. Parmaklarım yok olduğu için debriyajı -elimi uzatarak- avuç içim ile çekiyor, el frenini ise hiç kullanamıyordum.
Samandıra yoluna girdiğimizde ise yüzüme yüzlerce iğne batmaya başladı; burnumdan akan sular dudak üzerimde birikmiş, ama kollarımın uyuşukluğu nedeniyle elimi kaldırıp bu ıslaklığı silemez olmuştum. Tırmandık tırmandık... Soğuktan uykuda gibi motor sürerken Faramarz’ın işareti ile yana çektik. İlk molamızdı bu. Bir iki saniye kımıltısız durarak kendime geldim. Artık benim yönetimimde olmayan şişmiş ellerimden zorlukla eldivenleri çıkartarak dehşetle parmaklarıma baktım: zavallılar patlıcan rengine dönmüşlerdi. Komutan yanıma gelerek sordu:
Nasılsın?
Donmuş yanak adalelerimi oynatamadan sadece ağzımla gülümseyerek: "Dayanırım" diye
yanıtladım ve gördüm. Saçları buz tutmuştu. Ceketinin kolları da!
Endişeden kendi elimi unutmuştum:
Ya sen?"
Faramarz ise elime bakarak emretti:
Eldivenini giy ve elini hemen silindirlere daya. Zorlukla indim motordan ve motorumun ürettiği ısıyı ellerime akıtarak tenime yeniden yaşam vermesini zevkle izledim. Bana yaşam vermek onda alışkanlık biçimine dönüşmüştü artık.
Tekrar yola çıktığımızda ise metabolizmam soğuğa uyum göstermişti. Üstelik artık görece daha yavaş gittiğimiz için etrafı izleme fırsatı buldum: Doğa anamız sanki parmağını dudaklarına götürerek tüm çocuklarına -ağaçlara, kuşlara, rüzgara- susmalarını söylemişti. Öyle sessizdi etraf... Ve de öylesine beyaz... Temiz... Saf... Diri. Alışılmadık duru bir neşe ve sessiz kahkahalar ile bizi bağrına basmaya hazırlanan orman... Ağaçların tümü aynı gün gelin olmaya karar vermiş gibi duvaklanmışlar... Ya o temizlik kokusu... İçinize akan saf oksijen... Şaşkınlık ile çevreme bakarken bedenime kaynağı -sanırım doğal güzellikler- olan bir ısı yayıldı. Sinir sistemim öylesi gevşemişti ki, vücudum artık kendi sıcaklığını kolayca üretebiliyordu. Motorları park edip ormana girdik ve tırmanmaya koyulduk.
Önümüzde ağaçlardan oluşmuş kat kat perdeler; arasında yaz günlerinde kendilerine duyulan gereksinimi özleyen üzeri karla kaplanmış tahta masalar; yerde benzersiz motiflerde buz tutmuş çimenler; başımızın üzerinde kurşun rengi can sıkıcı göğü süslemeye çalışan kar yüklü çam dalları ve her yanda yeşil-beyaz bir huzur... Uyuşup acıyan ayaklarıma, kasılmış belime, çatlamış dudaklarıma sanki benzersiz bir şifa yayıldı... artık dipdiri, capcanlıydım. Başımı çevirip yamaçta beni bekleyen sadık motoruma bakarak içimden: "Teşekkürler dostum" dedim; "beni buraya taşıdın". Ardından Faramarz’a: "Hiç zor değilmiş komutan" diye itiraf ettim; "keşke herkese anlatabilsek".Buz tutmuş kirpiklerinin arasından sıcacık bakarak söylendi: "Yazarsın... Motorcular anlar... Biliyorum". Birbirimize sarılarak ormanın derinlerime doğru yürüdük. Doğa anamıza en derin saygılarımızı sunmaya doğru yola çıktık... El öperek değil... Sadece mutlu olarak! O bize bu güzellikleri başka neden vermiş olabilirdi ki? Ayaklarımın altında buz tutmuş çimenleri çıtır çıtır kırarak yürürken: "Teşekkür ederim doğa anneciğim" dedim; "Sana ettiklerimize rağmen, hala bu güzellikleri verdiğin için".
|